outlaw etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
outlaw etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2010 Çarşamba

BAYRAM YEMEĞİ



bayram... siz de eski bayramları düşünüp hüzünleniyor musunuz? yok, paleozoik çağdaki bayramlardan bahsetmiyorum. "istanbul'un istanbul olduğu" zamanlardan da bahsetmiyorum. benim "eski bayram"larım babaannemin zeytinyağlı sarmalarını, kavurmaları ve daha bir dolu lezzetli yemeği mideye indirdiğim, verilen harçlıklarla bütçemin kendinden geçtiği bayramlar. (aslında "ben özlemiyorum" diyecektim, ama harçlıkları düşününce vazgeçtim.)

en son ne zaman ailecek bayram kutlama işine girişmiştim, tam bilmiyorum. ama en az 6-7 yıl olmuş olsa gerekir. 24 aralık'ta yıllar sonra bir "aile tipi bayram kutlaması"na katıldım. noel, türkiye'de ailecek kutladığımız bayramlardan biri olmasa da, eninde sonunda bayramdı işte. hem de ne bayram...

ailecek yemek yendi. anneanne yenip bitirilemeyecek kadar çok pişirmişti, yine de yendi bitirildi. kurban bayramındaki kavurmanın yerini karaca kızartması almıştı mesela. ama değişmeyen, anneannenin "ben doydum" diyenlere bozulması, küsmüş gibi yapması oldu. haliyle kemerler genişletildi, yeniden yemeye başlandı. tatlı faslında çoktan ayılıp bayılmalar başlamıştı. anneanne, "ölümü öp" demedi belki, ama "ben sizin için yaptım bunları" dedi, "yemezseniz atılacak"...

karaca kızatması


çocuklara, gençlere hediyelerin yanında bir de noel harçlığı verildi. yılda bir defa herkesin birbirini gördüğü noel yemeğinde sohbetlerin konusu, gençlerin çocukluklarında yaptıkları komik şeylerdi. haliyle yanında sevgilisini getirenler utandı, sıkıldı. ailemle tanıştırdığım ilk sevgilime yemek sofrasında anlattıkları hikayeler, yüzümün nasıl kızardığı geldi aklıma.

bol bol içki içildi, akşam sona ererken herkes hafiften çakırkeyfti, belki de bildiğim bayram yemeklerinde tek farkı buydu almanya'da bir aileyle noel yemeği yemenin...

16 Aralık 2010 Perşembe

TÜRK'ÜN DOMUZLA İMTİHANI


almanya'ya göçtüğüm ilk günlerde, üniversiteye kaydolabilmek için vermem gereken bir almanca sınavına katılan bütün türkiyelilerle tanışmıştım. hem sadece ben de değil, faşistinden islamcısına, "ne sağcıyım, ne solcu"cusundan pkk sempatizanına herkes birbiriyle tanışmıştı. yeni bir ortama girdiğinde insanın ilk tanıştıkları, genellikle zamanla "arkadaşlık" statüsüne erişemeden eleneceği neredeyse kesin, "denize düşen yılana sarılır" tarzı acil durum tanıdıkları oluyor. ben de tanıştığım gençlerle "sudan çıkmış balık" olmak dışında hiçbir şey paylaşmadığımdan, kendimize daha çok benzeyen, daha fazla (hatta belki de herhangi bir) şeyi paylaşabileceğimiz insanlar karşımıza çıkana kadar birlikte zaman öldürdük.

hiçkimseyi tanımadığınız, hiçkimsenin de sizi tanımadığı bir yerde birileri tarafından kahve içmeye davet edilmek olay oluyor. kimin çağırdığının pek de önemi yok, gidiyorsunuz. ben de, islami-muhafazakar yönü ağır basan birkaç türkiyeli gencin italyanlar'ın işlettiği bir spaghetteria'da kahve içme önerisini - "savaş ve barış"ı yeniden okumakla meşgul olduğum o günlerde - en sonunda tolstoy haricinde bir insanla muhattap olabilmenin verdiği sevinçle kabul etmiştim.

ilk defa gittiğim mekanda zeytinyağlı sebzelerden oluşan bir büfede tabağınızı tepeleme doldurmanın oldukça hesaplı olduğunu görmek - özellikle de almanya'da domuz sosisi ve patates kızartması haricinde bir şey yenmediği önyargımı üstümden hala tam olarak atamamış olduğumdan - beni bayağı bir sevindirmişti. kahvedaşlarıma konuyu açtığımda hayatımın en büyük şoklarından birini yaşamıştım: "ya içinde domuz eti varsa?"

etsiz zeytinyalı sebze yemeğinin içinde (bahsettiğim patlıcan-biber kızartması, zeytinyağlı enginar, mantar sote, kabak kızartması gibi yemekler / italyanlar bizim ayçiçek yağında yaptığımız kızartmalar için zeytinyağını tercih ediyor.) domuz eti olma ihtimalinin insan eti olma ihtimalinden yüksek olmadığı açık olsa da; domuz eti paranoyası, kafasını böyle basit gerçeklere takmıyordu.

daha sonra muhabbeti biraz daha ilerlettiğim günlerde - islam'ı gerçekten ciddiye alan birkaçı dışında - domuz eti yememeye and içmiş müslüman türk gençlerinin içki içmekle, diskoda - hiçbiri başarıya ulaşmasa da - "rus hatun götürme"ye çabalamakla ve daha binbir "günah"la hiçbir sorunlarının olmadığına tanık oldum. domuz eti yememek, almanlaşmamanın, almanya toplumuyla araya mesafe koymanın en büyük sembolüydü. yıllardır görmediğim bu gençler arasında hala bilerek domuz etinin tadına bakan olduğunu sanmıyorum.

uyuşturucu danışma merkezinde çalıştığım günlerde düzenli eroin kullanan türkiye kökenli göçmenler arasında dahi domuz eti yememe konusunda net bir tavır olduğuna tanık oldum. tüm günahlar bir yana, domuz eti yemek bir yana. genel anlayış "her müslüman günah işleyebilir, ama domuz eti yiyen dinder çıkar" minvalinde. başka bir insana tecavüz etmek dahi midesini bulandırmayacak insanlar, domuz etinin kokusunu alınca suratını ekşitiyor.

domuz eti paranoyası, madalyonun yalnızca bir yüzü. diğer yüzdeyse "zaman kaybetmeden" avrupalılaşmak için uçaktan indiği gibi domuz pirzolası yemeye koşmak var. ve inanın bu da hiç de nadir bir tavır değil. böylece yukarıda anlattığım "ölürüm de domuz eti yemem"cilerle araya mesafe konmuş, yüz küsür senelik kalkınma politikalarıyla, hiçkimsenin içeriden görmediği heybetli opera ve bale sahneleriyle vs. erişilememiş "muasır medeniyetler seviyesi"ne 5-6 euro'ya ve on beş dakikada dikey geçiş yapılmış oluyor. tabii bir yandan avrupalılar'a da mesaj çakılıyor: "siz bizi yanlış tanımışsınız. bu adamlar ("gurbetçiler") bizim köylülerimiz, hem onlar geldikleri dönemin ahlak anlayışında çakılı kalmışlar. biz aslında sizin sandığınızdan bambaşkayız, sizin gibiyiz. beni/bizi de alın aranıza."

neticede domuz eti basit bir yiyecek (ya da basit bir günah) olmaktan çıkıyor. kafalarda karpuz gibi ortadan ikiye yarılan dünyada hangi "medeniyet"ten olduğunuzun kanıtına dönüşüyor. efendim, ne demiştik: "yemek asla sadece yemek değildir"...

8 Aralık 2010 Çarşamba

YUNAN USULÜ MUSAKKA

evet, ilk yemek tarifimle karşınızdayım: yunan usulü musakka. şimdiye kadar yemek yaparken daha hiçbir tarifi bire bir pişirmedim, çünkü "göz kararı"nın yemeğe tadını veren şey olduğuna inanıyorum. dolayısıyla da tarif yazmak aslında benim açımdan oldukça zor. benim burada yayınladığım yemek tariflerine de benim diğerlerine yaptığım muameleyi yapmanız en iyisi olacaktır: hoşunuza gitmeyen malzemeyi çıkarın, isterseniz farklı baharatlar kullanın, pişirirken yemeğin tadına bakın (ahçılar neden şişman olur sanıyorsunuz?) ve gerekli görürseniz değişikliklere gidin.



malzemeler: (4-5 kişi için)

4 orta boy patlıcan
5 orta boy patates
ayçiçek yağı
2 yemek kaşığı tereyağı (ya da margarin)
4 yemek kaşığı un
2 orta boy soğan
1 diş sarmısak
2 yumurta
500 gram kıyma
yarım kilo domates
3 yemek kaşığı domates salçası
500 ml süt
tuz, karabiber, dağ kekiği, kimyon
ve bolca rendelenmiş kaşar peyniri

yemeğin hazırlanışı:

patlıcanları ince halkalar halinde kesin, tuzlayın ve kahverengileşinceye kadar ayçiçek yağında kızartın. daha sonra mümkün olduğunca yağını - örneğin kağıt havluyla - alın.

doğradığınız soğanı ve sarmısağı - yine ayçiçek yağında - soğan pembeleşmeye başlayana kadar kızartın. ardından kıymayı katın. kıymayı karıştırarak biraz kızarttıktan sonra küp küp doğranmış domatesleri, salçayı ve baharatları katın. elde ettiğiniz karışımı suyunu çekene kadar (yaklaşık 20 dakika) pişirin.

patatesleri halka halka doğrayın, tuzlayın ve ayçiçek yağında biraz kızartın. (gerek patlıcanı, gerekse patatesi - yemeği daha sonra fırına vereceğinizden - çok fazla kızartmamaya dikkat edin.)

kızarma işlerini hallettikten sonra (ya da yeterince hamarat olduğunuza inanıyorsanız aynı anda) beşamel sos hazırlayın:

tereyağını bir tavada erittikten sonra un katıp karıştırmaya başlayın. yavaş yavaş süt katıp karıştırmaya devam edin. (dikkat etmeniz gereken unun sütün içine eşit oranda yayılması, topak topak olmaması.) sos kaynar hale geldiğinde yumurta (ve tercihen biraz rendelenmiş kaşar) ekleyin. sos hazır hale geldikten sonra bir süre bırakın kendi halinde soğusun.

yüksek kenarlı bir tepsinin dibine çok az tereyağı sürün. önce patatesleri dizin, ardından patlıcanları. kıyma karışımını ekledikten sonra birer kat daha patlıcan ve patates halkaları dizin. beşamel sos döktükten sonra yemeğin üstünü rendelenmiş kaşarla kaplayın.

tepsiyi önceden 190 derecede ısıtılmış fırında 45-50 dakika tutmanız gerekiyor. fırından çıkardıktan sonra birkaç dakika bekleyip yemeği servis edebilirsiniz.



dediğim gibi: bence yemek tarifleri bire bir uygulanmaktan çok fikir vermek için var. ne bileyim, kimyon sevmeyen kimyon katmasın, yemeğin fırında 40 dakikada olduğuna karar verirseniz, "ama adam 45-50 dakika demişti" diyerek akşam yemeğinizin içine etmeyin vs. evet, sizin de gördüğünüz gibi klasik bir yemek tarifleri sayfası ol(a)mayacak burası...

bir de: bu seferlik yemeğin resmini internetten almak zorunda kaldım, çünkü tarifi yazmaya karar verdiğimde, çoktan musakkayı mideye indirmiştik. bundan sonra elimden geldiğince kendi pişirdiğim yemeğin resmini kullanmaya çalışacağım...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...